Written by

Bu aralar enerji konularına merak sardım.

Çakra açma, aura temizliği, akışa bırakmak, evrenin mesajları falan derken kendimi bir enerji uzmanının ofisinde buldum.

Kadın elindeki bazı çubuklarla ölçümler yaptı.

Bir sağa yürüdü.

Bir sola yürüdü.

Sonra durdu.

“Wauv…” dedi.

İnsan ister istemez heyecanlanıyor tabii.

İçimden “nihayet özel bir yeteneğim ortaya çıkıyor” diye geçiriyorum.

Kadın devam etti:

“Çakralarınızın hepsi son derece düzenli bir şekilde açık.”

Güzel.

“Bu çok sık rastlanan bir durum değil.”

Daha da güzel.

“Genellikle sezgileri güçlü, mistik tarafı gelişmiş ya da daha önce şifalanmış kişilerde görülüyor.”

Muhteşem.

Gülümsedim.

“A ne güzel, demek ki şanslıyım.”

Tabii kadıncağız nereden bilsin karşısındakinin arada bir beşinci boyuta geçip karanlıkta yel değirmenleriyle savaşma potansiyeli olduğunu.

Tam kendimi spiritüel elitler kulübüne kabul edilmiş hissederken kötü haber geldi.

Auramda yırtık varmış.

Bir dakika.

Ne demek aurada yırtık olması?

Kısaca şöyle açıklayayım:

Yer gök çiçek açarken senin başın boktan kurtulmuyorsa…

Tam aşık oldum derken hayat sana yeni bir karakter gelişimi paketi gönderiyorsa…

Bir şeyler yoluna girdi derken evren uzaktan kahkaha atıyorsa…

İşte auranda yırtık olabilir.

“Hah!” dedim.

“Tamam, doğru teşhis.”

Yıllardır kendime açıklayamadığım bazı şeyler nihayet anlam kazanmaya başlamıştı.

“Hadi o zaman onu da tamir edelim.”

İçimden ışın kılıcımı kuşanıp kutup ayılarına karşı savunma pozisyonu alırken seansa devam ettik.

Bir buçuk saat sonra eve kendimi zor attım.

Ve hayatımın belki de en uzun uykularından birini uyudum.

Uyandığımda dünya değişmemişti.

Gökyüzü aynıydı.

Ben hâlâ bendim.

Kimse kapımı çalıp gizli görevimi açıklamamıştı.

Ama sanırım bir şeyi fark etmiştim.

Herkes spiritüel aydınlanma yaşarken ben hâlâ aynı şeylere takılıyordum.

Hâlâ geçmişe.

Hâlâ yarım kalmış hikâyelere.

Hâlâ söyleyemediklerime.

Çünkü mesele auradaki yırtık değildi galiba.

Mesele bırakamadıklarımdı.

Affetmekten bahsediyoruz ya hep.

Geçmişi serbest bırakmaktan.

Akışa uyum sağlamaktan.

Tamam dedim.

Hazırım.

Affediyorum.

Ama cümle boğazımda kaldı.

Çıkmadı.

Olmadı.

Demek ki insan bazı şeyleri önce ağzıyla değil, kafasıyla bırakıyormuş.

Benim kafam ise bu aralar Karadeniz.

Bir sağa.

Bir sola.

Bol köpüklü.

Dalgalı.

Fırtınalı.

Bir yanım akışa bırak diyor.

Diğer yanım gece üçte eski mesajları analiz ediyor.

Bir yanım evrenin planına güven diyor.

Diğer yanım hâlâ nedenini anlamaya çalışıyor.

Yani kısacası aydınlanma işini biraz erteledik.

Şimdilik.

Çünkü çalıntı zamanlarda gelen isimsiz aşklarım…

Küçük kaçamaklarım…

Kaçışlarım…

Kopuşlarım…

Ve gecenin bir yarısı “bir kadeh daha doldur” diyen düşüncelerim hâlâ burada.

Oyunum bu benim.

Kendi kendime sarılıp bırakmadığım küçük Hamlet’im.

Belki de mesele mutlu son değildir.

Belki de mesele mutlu olmayı beklerken geçen zamandır.

Belki de bütün bu çakralar, auralar ve akış meselesinin anlatmaya çalıştığı şey çok daha basittir:

Kendinden kaçmayı bırakmak.

Auramdaki yırtık kapanır mı bilmiyorum.

Ama bir gün kafamın içindeki gürültü biraz azalırsa…

İşte o zaman gerçekten iyileştiğime inanacağım.


ZeynTalks sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

ZeynTalks sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

ZeynTalks sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin